Tanzim
Uğuralp Dilek

Uğuralp Dilek

Parrhesia

Tanzim

Beğenilsin, beğenilmesin AK Parti iktidara geldiği ilk dönem ve takip eden aşağı yukarı on yılda ekonomiyi iyi bir çizgide tuttu. Epey dalga konusu olan teğet geçme meselesinde bile haklılık vardır, Avrupa ve ABD yanarken Türkiye ayakta kalmıştı. Dolar bir lira olmuştu. IMF ile sıkı sıkıya bağlı kalınan on yıllık anlaşma 2004’te sona erince, onlarla bir daha muhatap olmak zorunda kalmadık. Büyüme rakamları inşaat ittirmesiyle de olsa canavar gibiydi.

Bu dönemde iki temel dinamik, iç ve dış olmak üzere, AK Parti’nin geleceğini güvenceye almıştı. Gerek içeride gerek dışarıda tüm kararları konusunda küresel güçlerle iyi geçinen veya geçinmeye çalışan Batı blokunun sadık üyesi imajı gözetiliyordu. ABD ve AB ile iyi ilişkiler, bu ülkelerdeki büyük sermayeyi çeker. Büyük anlaşmalar bağlar, büyük yatırımlar alır. Öyle de oldu ve 2013’e gelindi.

2013 sonrası önce liberallerin gemiyi terk etmeye başlamasıyla su alan AK Parti iktidarı, yüzde 10 civarında oy kaybı yaşadı. Bu kaybı, büyütülen ve İstanbul sermayesi ile aşık atacak duruma gelen KOBİ’lerin güç zehirlenmesi izledi. Güç zehirlenmesi bürokrasiye ve medyaya yayıldı, çatlak derinleşti.

AK Parti çareyi yeniden silahlanma ve yeniden milliyetçilikte buldu. Türkiye bugün MHP genel merkezinden yönetiliyor, terörle mücadelede sertleşen mizaç ve dış politikada savaşçı karakter inşasının buna kanıt olduğu aşikardır. Karar alıcı mekanizma Batı odaklı ekseni terk etti, ABD ile kafa kafaya geldi, yeni ittifaklar ve cepheler açtı. Türkiye için oldukça sevindirici olan bu gelişmeler sonucunda içeride konsolidasyon sağlandı ama dışarıdaki istikrar kaybedildi.

Türkiye kendi kararlarını almaya başladığında bunun için altyapısı olup olmadığını düşünmedi. Milliyetçilik, sürdürülebilirlik açısından daha korumacı bir ekonomik ve sinai yapı gerektirir. Bir yandan ekonomide özelleştirmeleri artıran ve kamu harcamalarını düşürmeye çalışan devlet, diğer yandan birkaç cephede askeri harekata giriştiğinde kaçınılmaz sonu hepimiz öngörüyorduk. Ekonomide liberal, siyaseten milliyetçi bu iklimimiz Kara Cuma ile patladı. Yiğit kuru soğana muhtaç oldu. Bu sefer mermi fiyatlarını sorgular olduk.

Güçlü ekonomiyi bir kenara bırakarak milliyetçi ve savaşçı profile geçişi anlamak açısından AK Parti’deki değişimin en somut göstergesi Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’in yerine Süleyman Soylu-Hulusi Akar ikilisinin ön plana çıkmasıdır. Türkiye bu yüzden döviz-faiz kıskacında kaldı ve ekonomik krizi yönetemedi. Kadrolar o kadar işe yabancıydı ki, kurtarıcı olarak damat Berat Albayrak sahaya sürüldü. Daha TÜSİAD önünde konuşurken bile üç litre ter atan Albayrak, müthiş bir uluslararası baskının göbeğinde kaldı. Ağustos 2018’de Süleyman Soylu, Berat Albayrak’a sert bir omuz atarak hoş geldin dedi.

Bugün fiyatların alıp başını gitmişken normal olarak milliyetçi bir yönetimin çiftçiye, esnafa, sanayiciye el verip ayağa kaldırması gerekir. Mazotun, gübrenin, ilaçların fiyatları düşürülür; vergiler azaltılır, destek alımları yapılır, ithal mallara gümrük vergileri konulur, teşvik verilir, üretim artırılmaya çalışılır. Kimlik bunalımındaki AK Parti iktidarı bunların tam tersini yaptı. Döviz krizinin artırdığı market fiyatlarını düşürmek için dövizle ithalata başladı! Borç katlandığı gibi fiyatlar daha da yükseldi ve yerli üreticinin tabutuna son çivi çakılmış oldu.

İşler istenildiği gibi gitmediğinde AK Parti çıkışı her zaman popülist siyasette bulmuştur. Kıymetli hocam Prof. Dr. Menderes Çınar’a göre bu tip siyaset halkı yekpare bir bütün olarak görür ve seçenekleri kendisi ile diğerleri olarak ayırır. Lider daima bir düşmana ihtiyaç duyar ve bu düşman aynı zamanda halkın da düşmanıdır, dolayısıyla devamlı bir teyakkuz hali söz konusudur. Bu düşman, sıklıkla değişir ve yeterli gelmediği yerde dava partisi, kardeşlik hukuku gibi soyut kavramlara başvurulur. Bizim bu milli düşman, 15 Temmuz sonrası FETÖ olarak güncellenmişti, son dönemde “fırsatçılar” diye bir grup oldu. Bu grup eskiden çıkanlardan biraz daha farklı, çünkü kimlikleri tespit edilemiyor, üstlerinde cadı avı bile yapılamıyor. Şimdi tanzim satışla devlet gösteriyor ki, aslında birtakım fırsatçılar haksız yere fiyatları yükseltiyormuş ve meyve sebze fiyatları aslında ucuzmuş.

Neyse ki parti içi hizipçiliğe gömülmüş ve sorunlardan en az AK Parti kadar anlamayan bir CHP, CHP’siz kendini tanımlayamayan kimlik bunalımındaki İYİ Parti ve her demeci ülkeye hakaret üstüne kurulu HDP gibi bir muhalefet var ve bu popülizmi ayakta tutuyorlar.

Nitelikli kadrolarımızın yurtdışına ihraç olmasındaki en büyük sebep niteliksiz kadroların koltuk işgalidir. AK Parti artık bir karar vermeli. Milliyetçi olacaksa ekonomide de korumacı merkantilist parametrelere geçiş yapmalı. Yok, neoliberal eklemlenmeyi sürdürecekse milliyetçi kisvesini bırakmalı. Yoksa daha çok fırsatçılar peydah olur ve bu ülke daha çok kriz yaşar.

TURİZM VE İNŞAAT PİŞKİNLİĞİ

İnşaat sektörü için emlak balonunun şiştiğini son destekler verilmeden de söylüyordum. İnşaatçılar satılmayan evlerinden zarar etmemek için gayrimenkul karşılığı vatandaşlık verilmesini ucuzlatmak, döviz ile paçayı kurtarmak istiyorlar. Hedef kitlelerini de Irak, İran, Afganistan, Katar, Kuveyt, Rusya gibi kerameti kendinden menkul ülkeler oluşturuyor. Sorsan en baba vatansever olan bu inşaatçılar kendi cebini doldurmak için Türk vatandaşlığının değerini azaltmakta beis görmüyor. Devlet bu sektörün topyekün arkasında duruyor, her türlü teşvik veriliyor.

Artan dövizi fırsata çeviren bir diğer pişkin sektör ise turizm. Bizim vatandaş gelmesin diye -sanki rakıyı dolarla alıyormuş gibi- fiyatları dövize endeksleyip fahiş fiyat veriyorlar, yabancı çekmek için bin takla atıyorlar. Bu arkadaşlar Rusya’yla aramız açılıp oteller boş kaldığında bu sefer yerli tatilciye yalakalık yapmaya başlamış, halkımız pek pas vermeyince yurtdışına çıkış harcının falan artırılmasını istemişlerdi. Devlet turizmci için de en büyük destekçi konumunda, gidip üç kuruş komisyonlarını kurtarmak için “booking.com” sitesini bile kapattı.

Ama bunlar kazanınca ülkemiz de kazanıyoruz demeyin, bu sektörler zaten çoğu hissesini yabancılara satmış ve en ufak sıkıntıda topuklamaya hazır insanlardan oluşuyor. Devletin artık bu pişkinliğe dur demesi gerekiyor.

BAZI ŞEHİRLER İÇİN SEÇİM TAHMİNLERİM

İstanbul: Binali Yıldırım, 10 puan civarı bir farkla kazanacak. Aşağı yukarı en emin olduğum şehir burası. Ankara: Türkiye’de adayın değil partinin oy tercihini belirlemesi nedeniyle, Mehmet Özhaseki’yi bir adım önde görüyorum. Ama Urfa’daki Fakıbaba vakasında olduğu gibi “ceketimi koysam seçilir” rehavetine girilirse yine ters tepebilir. İzmir: Adayın değil partinin oy tercihini belirlemesi nedeniyle, Tunç Soyer ipi göğüsler. Oy farkı, küskün CHP’linin sandığa gidip gitmemesine göre değişir. Antalya: Millet İttifakı’nın hem oy hem de aday bazında en şanslı olduğu il, Muhittin Böcek’in kazanacağını düşünüyorum. AK Parti, kurulduğundan beri Antalya’da bir gidip bir geldi ama hala kalıcı olma yolunda bir ışık vermiyor. Isparta: MHP ile AK Parti’nin ayrı düştüğü şehirde, AK Parti sonuca daha yakın. Zira 24 Haziran seçimlerinde MHP o kadar kan kaybetti ki, pek çok yerde MHP mevcut belediyelerini korurken Isparta ittifak dışı bırakıldı. Eskişehir: Yılmaz Büyükerşen bir kez daha aday olmaya yanaşmasaydı, Cumhur İttifakı seçimi kesinlikle kazanırdı. Bu şartlar yine Büyükerşen bir adım önde ama sürprizlere açık, Burhan Sakallı yabana atılacak bir rakip değil. Adana: Hüseyin Sözlü için çok kolay bir seçim olacaktır. MHP’nin güneyde sağlamlaşan kalelerinin orta noktasını takip eden dönemde Adana oluşturacak.

Bu yazı 191 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar