Hocalı'yı anmaya yüzümüz var mı?
Uğuralp Dilek

Uğuralp Dilek

Parrhesia

Hocalı'yı anmaya yüzümüz var mı?

26 Şubat 1992’de sınırımızın dibinde, gözümüzün önünde bir insanlık dramı yaşandı. Rusya destekli Ermeni kuvvetleri zaten beş aydır abluka altında tuttukları, kara ve hava yollarını kapattıkları bölgede bağıra bağıra gelen bir trajediyi dünya tarihine kazıdılar.

Bu dönemde yeni bağımsız olmuş Azerbaycan devletinin başında büyük Türk milliyetçisi Ebulfez Elçibey vardı. Ne bundan önce ne de bundan sonra soydaşlarımızla hiç bu kadar yakın olmamıştık. Bizimkiler susarken alenen Türk birliğini dillendiren, kimliğine aşık bir adam olan Elçibey; bir biçimde siyasetten uzaklaştırılana kadar o kara günlerde hep Türkiye’den uzanacak bir el bekledi. O dönemin MÇP’si ve Alparslan Türkeş ile fikri ve romantik bir yakınlığı olan Ebulfez Elçibey, Türkiye’deki sınırlı kamuoyu desteği içinde gizli “Rüzgar Birliği” ve birtakım el altından yapılan yardımlar gibi bir karşılık görebildiyse de, büyük Türkiye’den o istediği yardımı bir türlü elde edemedi.

Ekim 1992’de Devlet Bahçeli 2023 hedeflerinin Türk birliği olduğunu açıkladı ama talihsiz biçimde bu Türk birliği planı hemen bir yıl sonra 1993’te, Elçibey’e yapılan darbe ile ebediyete gömüldü.

Hocalı Katliamı’na giden yol boyunca, neredeyse üç yıl hep ikili oynayan Türkiye, Ermenistan’ı vurma veya en azından korkutma yönünde en ufak bir adım atmadı. Yetmezmiş gibi, Ermenilere yardım gitmesi için sınırlarını açtı. Kardeşleri adım adım toprağından, sınırından söküp atılırken Süleyman Demirel diyalog çağrısı yapıp tahkime gidilmesini önerdi. Bugünkü iktidarın anısına çok kıymet verdiği Cumhurbaşkanı Turgut Özal çıktı “Azeriler Şii, biz Sünniyiz; İran ilgilensin” gibi patavatsız bir açıklama yaptı. Sonunda ne oldu, Türkler için büyük bir vuslat şansını temsil eden Ebulfez Elçibey’i KGB ajanı Haydar Aliyev devirdi. Bugün Aliyevler için Türklük ve Türkiye hiçbir şey ifade etmiyor.

Türkiye yeni dağılmış Rusya’dan neden korktu? Türkiye neden Ermenistan’dan dost devşirme ihtimalini sevdi? Kıbrıslı Türkler ve Rauf Denktaş’ın mazhar olduğu ilgiyi Azerbaycan Türkleri ve Ebulfez Elçibey hak etmedi mi? Ülke çapında anmalarla, esip gürlemelerle kardeşi dayak yerken müdahale etmeyen ağabey imajımızı değiştirebiliriz mi sanıyoruz?

Türkiye, bir noktada pasifize olarak, sessiz kalarak kabahatlidir. Bir Kızılderili atasözünün dediği gibi, yanlışı gören ve önlemek için elini uzatmayan yanlışı yapan kadar suçludur. Hocalı Katliamı’nı anmaya yüzümüz yok, Ebulfez Elçibey’e “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan” olarak mahşerde verecek hesabımız var.

HAİN KİM?

Türkiye’de özellikle 70’li yıllarda doğmuş ve darbenin getirdiği depolitizasyon içinde büyümüş nesilde Adnan Menderes mi haindi İsmet İnönü mü gibi gereksiz bir atışma var. Ekseriyetle bu nesil ve sonrası bilginin azalmasına paralel artan özgüven ve partizanlık ile her şeyi siyah ve beyaz görme gibi bir hastalık taşıyor. Halbuki sosyal bilimlerde kesinlik olmaz, hele siyasette hiç olmaz.

Esasen birbirinin devamı olarak iki figür de doğruları yanlışları olan siyasetçilerdir. İsmet Paşa bir savaş kahramanıdır, Adnan Menderes darbeyle devrilip katledilen halkın seçtiği bir başbakandır. İsmet Paşa Türkiye’yi 2. Dünya Savaşı’ndan korumuş, Adnan Menderes şehirleşmeyi ve sanayileşmeyi başlatmıştır. ABD hegemonyasında tüketim toplumu oluşumuz İsmet İnönü döneminde başlamış, Adnan Menderes de bu sistemi bozmadan sürdürmüştür. İsmet İnönü, Tevfik Rüştü Aras’a komplo kurmuştur; Adnan Menderes kendi karısına ihanet etmiştir. İsmet İnönü gereğinden az dindarsa, Adnan Menderes gereğinden çok dindardır. İsmet İnönü Johnson Mektubu gibi bir hezimetin altında kalmıştır, Adnan Menderes Ankara Antlaşması gereği Irak petrollerinden payımızı alamama gibi bir hezimetin altında kalmıştır. Ahir kelam ne Adnan Menderes ne de İsmet İnönü haindir. İkisi de doğrusuyla, yanlışıyla birer tarihi figürdür o kadar.

KEKSTRA REKLAMI

Kekstra’nın kek olmadığını vurgulamak için çekilen olağanüstü anlamsız bir reklam vardı eskiden. Hikâye, Kekstra ters çevirilince kek zannederek olay mahallini ağlayarak terk eden sınıfın gürbüz oğlanı ve onu taklaya getiren sınıfın güzel kızı arasında geçiyordu. Bu reklam efsane addedilerek yenisinin çekilmesine karar verilmiş. Benim için bu anlamsız hikâye burada bitiyordu.

Sonra bir gün bu reklama birlikte denk geldiğimizde sevgilimin yaptığı bir tespit çok hoşuma gitti. Sınıfın güzel kızı reklamın ilk halinde “okul birincisi” olarak tanımlanırken, yeni çekilen versiyonunda “Instagram fenomeni” olmuş. Zaten zekâ, çalışkanlık, derslerde iyi olmanın ödüllendirilmesi falan bize yakışmıyordu. Instagram fenomeni olmanın daha önemli olduğunu ete kemiğe büründüren kek markası Kekstra’yı kutladım içimden.

SOSYAL MEDYA FENOMENLERİNE AÇIK MEKTUP

Dünya üzerinde en çok sosyal medya aşığı milletlerin başında geliyoruz. Haliyle sosyal medya endüstrisi kısa yoldan parayı vurmak ve ünlü olmak için birinci adres halini aldı. Çoğunlukla insanlar kendilerini rezil etme pahasına şöhret hastalığına yenik düşüyorlar.

Yapmayın, etmeyin diyecek değilim. Yaşadığımız çağın gereği olarak bir talep var ve bu yeni nesil ünlülerin arz yaratması gerekiyor. İtiraz ettiğim nokta, biraz ünlü olan herhangi birinin edebiyat dünyamızı kirletmek üzere kitap yazmaya başlaması! Elif görse mertek zannedecek, hayatında yüz sayfa okumamış insanların başarı hikayelerini filan kaleme almaları beni derinden yaralıyor.

Youtube’da bir şarkısı çok tutulmuş, sonra o şarkının da çalıntı olduğu ortaya çıkmış cümle kurmaktan aciz Çağatay Akman isimli arkadaşın “Nasıl Çağatay Akman Oldum?” diye bir kitap yazmasının anlamı nedir? Twitter’da kimin güldüğü anlaşılamayan ama tonlarca beğeni alan esprileriyle, paylaşım rekorları kıran dandik aforizmalarıyla Semih Varol isimli arkadaşın “Başkası Olma Kendin Ol” kitabının kitlesi kimdir? Yalnız Acun Ilıcalı’nın eski eşi olma vasfına sahip; halkımızın ulaşamayacağı yerlerde çekilen videoları ve sansasyonel fotoğraflarıyla ünlü olmuş Şeyma Subaşı ablamızın kitap yazmaya karar vermesindeki amaç nedir? Bu Pucca’yı, Çağrı Taner’i falan kim okuyor? Enes Batur’a senaryo yazdıran motivasyon ne?

Zaten edebi üretim konusunda çok geri kalmış ve yeni isimler yetiştirmekte güçlük çeken bir ülkeyiz. Yayıncılar da bu kerameti kendinden menkul isimleri parlatmaya devam ettikçe edebiyatımızın daha da geriye gideceğinden, toplumsal dezenformasyonun artacağından kuşku duymuyorum.

Bu yazı 450 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar